Son Kelimeler

Mehmet Niyazi Özdemir Kimdir, Mehmet Niyazi Özdemir Hayatı

Sponsorlu Bağlantılar

Mehmet Niyazi Özdemir Biyografisi «TIKLA»

romancı, yazar 1942 yılında Sakaryanın Akyazı ilçesinde doğdu. İlk ve orta okulu orada okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesinde bitirdi. Sonra Hukuk Fakültesine girdi, oradan mezun oldu. Felsefeden de sertifika aldıktan sonra, devlet felsefesi branşında doktora yapmak için Almanyaya gitti. Brilondaki Guethe Enstitüsündeki lisan öğreniminden sonra, Moxburg Üniversitesinde Prof. Dr. Ditrich Pirsonun yanında Türk Devletlerinde Temel Hürriyetlerkonulu doktorasına başladı. Hocası Bonna, sonra da Kölne tayin edilince, o da onu takip etti. 1976 yılında, doktorasını bitirdi. Hocasının yanında, aynı kürsüde çalışmaya başladı. Uzun yıllar, Moxburg Üniversitesi ile teması devam etti. 1988 yılından beri Türkiyede ikamet etmektedir. 1987den beri de ilk başta haftada üç gün, sonraları haftada bir gün Zaman gazetesinde yazmaktadır. Ayrıca Genç Akademi, Nizam-ı Alem, Türk Yurdu, Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makaleleri yayınlandı. Zaman zaman Batı dergilerinde yazıları yayınlanıyor. ESERLERİ: 1- Varolmak Kavgası: Bir imam hatiplinin hayatını konu alan roman, 1970. 2- Bayram Hediyesi: Çeşitli hikâyelerin toplandığı kitap, 1971. 3- Çağımızın Aşıkları: Almanyadaki hayatımızı anlatan roman, 1977. 4- Ölüm Daha Güzeldi: Tahir Mihmandarlının hayatını anlatan roman, 1982 (Milli Kültür Vakfı Ödülüne layık bulundu). 5- İslam Devlet Felsefesi: Araştırma kitabı, 1988. 6- Türk Devlet Felsefisi: Araştırma kitabı, 1989. 7- Yazılmamış Destanlar: Balkan Savaşını anlatan roman, 1989. 8- Medeniyet Ülkesini Arıyor: Araştırma kitabı, 1991. 9- İki Dünya Arasında: Roman, 1992. 10- Çanakkale Mahşeri. Çanakkale Savaşını anlatan roman, 1998 (Yazarlar Birliği Ödülü). 11- Türkiyenin Meseleleri-1 (Kültür) (makalelerden oluşmaktadır, 1992). 12- Türkiyenin Meseleleri-2 (Kültür) (makalelerden oluşmaktadır, 1992) ESER-AYRINTI ÇANAKKALE MAHŞERİ Edebiyat, Roman ISBN 975-437-276-4 İstanbul 1999 3. hamur, 12 x 19.5 cm Savaşla ilgili romanlar ya stratejik bir yerdeki direnişi, yahut da bir askerin yaşadıklarını anlatarak savaşın tamamı hakkında fikir verirler, daha çok da cephe gerisindeki acıları dile getirirler. Mehmed Niyazi; bir yerin veya bir kişinin değil, Çanakkale Savaşı nın romanını yazmıştır. Roman ilk atılan mermiyle başlıyor, bütün cephelerinde sonuna kadar devam ediyor. Yazarımıza göre tarihi roman gerçeğe sadık kalmalıdır; ancak o atmosferi okuyucuya teneffüs ettirmek için malzeme kabilinden tarihe mal olmayacak kahramanlar kullanılabilir; ama Çanakkale de o kadar çok kahraman var ki, buna da gerek duymamıştır. SÖYLEŞİ Çanakkale, Türk’ün onur savaşıdır Mehmet Niyazi ile “Çanakkale Mahşeri” Üzerine: OLCAY YAZICI TAKDİM Tarihçi ve yazar Mehmet Niyazi, fikir yazılarının yanında edebiyatın roman dalında da eserler veren bir isim. Onun üzerinde uzun zamandan beri çalıştığı tarihi romanı “Çanakkale Mahşeri”, yayınlanır yayınlanmaz pek alışık olmadığımız büyük bir ilgi görerek, üst üste yeni baskılar yaptı. Ne acıdır ki küçük hesaplar peşinde koşan ve objektif olamadığı için saygınlığın yitiren sol medya bu büyük ilgiyi görmezden geldi. Üç yılda iki bin satışa ulaşamayan kitapların övgüsü ile uğraşan bu bir kısım medya, 7 ayda 6 baskı yapan bir romanı görmezden gelerek onurlu bir iş yaptığını mı sanıyor acaba? Nasıl bir misyondur bu? Bu misyon kime ne fayda sağlar ki? İyisi mi siz, sıradan cümlelerden oluşan şımartılmış yazarınızın üçüncü sınıf çalışması için, şaheser bir hikaye demeye devam edin. Halk da sizin yazdıklarınıza “hikaye” diyor... İnsanları etkilemede ve genç nesillere bir tarih şuuru aşılamada, sanat eserleri ilmi-tarihi eserlerden çok daha tesirli olmaktadır. “Çanakkale savaşı Türk’ün bütün dünyaya karşı duyduğu gurur savaşıdır. Milletimiz, tarih ve din hadisesi karşısında çok hassastır. Eğer bu konular sanat-edebiyat-estetik açısından güzel anlatılırsa, hem insanımız motive olur, aydınlatılır. Hem de ortaya konulan eserler değerini bulur.” Türkiye, milliciler ve Batıcılar diye ikiye bölünmüş. Batıcılar, milli olanları, milli olanlar da Batıcıları görmezden geliyor. Sanıyorum Batıcılar, bize göre daha tutucu, daha ideolojik davranıyor. Bence bu tavır yanlış. Kültürde tutucu ve tarafgir olmamalıyız. Tarihi romanı diğer roman türlerinden ayıran ana unsurlar nelerdir? Bu tür romanın hafife alınmasını nasıl karşılıyorsunuz? Öncelikle yazar her bakımdan hürdür. Konuyu istediği gibi kurgular, kahramanını istediği gibi tanzim eder, görevler verir. Klasik romanda romancı alabildiğine hürdür. Benim kanaatime göre tarihi romanda yazar tarihi olaylarla bağımlı ve sadık kalmak mecburiyetindedir. Ciddi bir yazar olayları olduğu gibi yansıtmayı görev bilir. Tarihi roman okuyan birinin tarihi de öğrenmesi gerekmektedir. Tarihi romanda kurgu romancının harcı olmadığı için yazmak istediği tarihi olaydan nasıl bir senaryo çıkarabilirimin güçlüğü içerisindedir. Tarihi roman, sorumluluğu çok ağır olan bir roman türüdür. Bu sebeple, hafife alınmasını doğru bulmuyorum. Tam tersi... BU DESTAN YAZILMALIYDI “Çanakkale Mahşeri’nin” yazılış hikayesini bir kere daha sizden dinlesek? Çanakkale hakkında Almanya’da birçok kitap, hatırat gördüm. Ayrıca İngiltere, Yeni Zelanda gibi Çanakkale’ye iştirak eden memleketlerde, hatta etmeyenlerde de Çanakkale üzerine yazılmış pek çok roman okudum. Bu arada Çanakkale’de en büyük taraf olan, en büyük kurban veren, tarihini değiştiren bir milletin parmakla sayılacak kadar hatıratı var, Çanakkale’yi bize hatırlatan. Birkaç tane de edebi parçalar, şiirler var. Çanakkale’de vatanı, namusu, milleti uğruna şehit olan 250 bin vatan evladının, ondan daha fazla olan gazilerin hatıratı bu az kadar olmamalıydı. Bu durum beni oldukça yaralıyordu. “Çanakkale Mahşeri”ni yazmamdaki ilk sebep budur. İkincisi, hissi olan bir diğer tarafı da, rahmetli babam Çanakkale’de bulunmuştu. Romandaki Mehmet isimli kahraman odur. Hulasa babam olması sebebiyle romanda babama daha önemli görevler vermiş olabilirim. Bunun yanında roman, 6 yıl gibi bir sürede hazırlandı. Şahsiyetlerin ikisi dışında diğerleri yaşamış kimselerdir. Sadece, Muzır Ruşen’le, Mendebur İdris. Buna sebep de şu; Namık Kemal, “Vatan Yahut Silistre”yi yazınca tabi büyük bir gürültü koparıyor. Müspet manada gürültü koparıyor. Fakat, Mizancı Murat haklı olarak diyor ki, burada hiç korkak adam yok. Aslında askerler arasında ölümden korkanlar, telaşlananlar da olur. Bu çok tabii bir duygudur. Hepsi sanki tornadan çıkmış gibi. Ben de romandaki bu doğal havayı bozmamak için, hayali iki şahsı romana dahil ettim. Aslında korkak ve pısırık insanları hiç kimse pek anlatmaz eserinde. Burada gururla ifade edeceğim bir husus var. Türk insanı olarak, bize kirli diyebilirler, fakir diyebilirler, cahil-köylü diyebilirler. Ama hiç kimse korkak ya da alçak diyemez. Çünkü deyiliz. Bu hasletler, millet olarak en çok iftihar ettiğim hususlardır. TARİHİ DEĞİŞTİREN SAVAŞ Türk insanı ve bugünkü nesil için, Çanakkale harbinin önemi nedir? Şimdi şunu özellikle belirteyim ki, Çanakkale’nin sadece Türkiye için değil, dünya için büyük bir önemi var. Churchil diyor ki, “Tophaneli Hakkı’nın yaptığını 400 yıldan beri hiç kimse yapmamıştır. Nusret mayın gemisinin bu kahraman subayı, bir gecede Çanakkale Boğazı’nı mayınlamış, yenilmez addedilen İngiliz donanmasının üçte birini kullanılmaz hale getirmiştir. Bu durum savaşın süresini iki buçuk yıl uzatmış, 8.5 milyon Avrupalı’nın ölümüne sebep olmuştur. Bu yüzden biz, Boğazı geçemedik. Rusya komünist oldu. Rusya komünist olurken 30 milyon insan öldü. Rusya daha sonra Çin’i komünist yaptı. Çin komünist olurken 50 milyon insan öldü. Ayrıca Çanakkale yenilgisi münasebeti ile bizim gücümüzden dünyada şüpheler başladı. Bangladeş, Hindistan, Pakistan gibi ülkeleri elimizden kaçırdık. Güneş batmayan imparatorluğun güneşi batmaya başladı. ” Eğer Churchil yaşasaydı, bu savaşın yeryüzünde yol açtığı sonuçlar listesine, bugünkü uzantısı olarak şu ülkeleri de eklerdi: Azerbaycan, Gürcistan, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Ukrayna, Baltık devletleri bağımsızlıklarını kazandı. Ayrıca bana göre Çanakkale Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı yerdir. Daha çok akademik seviyede manaları olan şeylerdir. Çanakkale savaşı, genç nesillere milli şuur ve millet olma gururu aşılamada etkili bir unsurdur. Gençlik bu şuuru tarihi metinlerden elde edebilir. Fakat roman, hikaye ve şiir gibi sanat eserleri gençliğin milli bir duyarlık kazanmasında çok daha etkilidir. Çünkü sanat eserleri okuyucuya o atmosferi teneffüs ettirir. İlmi olarak Çanakkale’yi anlatırsanız, kuru ve yavan olur. Zaten Necip Fazıl’ın güzel bir teşhisi var. 400-500 senelik Alman dağınıklığını Bismark kurmadı der, ondan önce Goethe kurdu!..Burada sanatın gücü ortaya çıkıyor. Tıpkı, Anadolu’nun fethini ordulardan önce Yesevi erenlerinin gerçekleştirmesi gibi yani? Evet, tıpkı onun gibi. Yani, Çanakkale hakkında belki Genelkurmay’ımız birçok eser yayınlamıştır. Fakat bunların insanlar üzerinde çok tesirli olduğu söylenemez. Buna karşılık Mehmet Akif’in Çanakkale ile ilgili şiiri her vesile ile gündeme gelir, insanlar onu zevkle okur-dinler ve o tarihi heyecanı yeniden yaşar. Özetle, insanları etkilemede ve bir tarih şuuru aşılamada tarihi-ilmi eserlerden ziyade, sanat eserleri tesirli olmaktadır. Bu asla inkar edilemez bir gerçektir. TARİH SEVGİSİ Türk milletinin çok hassas olduğu bazı tarihi-sosyal konular vardır. Çanakkale de bunlardan biri? Evet. Şüphesiz. Milletimiz ecdat, tarih ve din hadisesi karşısında çok hassastır. Bu yüzden eğer bu konular sanat-edebiyat-estetik açısından güzel anlatılırsa, hem milletimiz motive olur, aydınlatılır. Hem de ortaya konulan eserler değerini bulur. Mesela ben Çanakkale’nin dışından birçok kitap yazdım. Fakat hiç biri “Çanakkale Mahşeri”nin gördüğü ilgiyi görmedi. Yani tarihe düşkünlük milletimizin hasletinde vardır. Kitabınız, Türk okuyucusundan büyük bir ilgi görerek, kısa zamanda 5 baskı yapmasına rağmen, sol medya olayı görmezden geldi. Bunu nasıl karşılıyorsunuz? Evet, kitabım Kasım 98’de basıldı ve 6 ayda 5 baskı yaptı. Türkiye, adeta karpuz gibi birçok dilime bölünmüş. Sağ-sol deyimlerini pek benimsemiyorum fakat insanlar kamplara bölünmüş. Ben buna milli ve Batıcı olanlar diyorum. Batıcılar, milli olanları, milli olanlar da Batıcıları görmezden-duymazdan geliyor. Fakat bu arada bazılarımız da Batıcıları olduğundan çok fazla görüyor. Sanıyorum Batıcılar, bize göre daha tutucu, daha bağnaz, daha ideolojik davranıyor. Mesela Batıcı bir yazarın romanını ben STV’de de, Kanal 7’de de, Dini Yayınlar Fuarında da, Sağ gazetelerde de görüyorum. Fakat milli bir yazarın eserini sol ya da batıcı medyada görmek mümkün değil. Bence bu tavır yanlış. Kültürde tutucu, tarafgir olmamalıyız. Biz onları görmeliyiz, onlar da bizi görmeli. Hatta bir araya gelip medeni seviyede münakaşalar yapmalıyız. Birbirimizden çok şeyler öğreneceğimize inanıyorum. Batıya yönelmiş büyük bir kitleyi, topyekün hain ilan edemem. Onlar da bizi işe yaramaz bir kitle diye görmemeli. Yerlilikte, milli ve bizden olanda direndiğimize göre bizim de haklı taraflarımız var. Diyalog kurmakta fayda vardır. ŞİİRİN VATANI ŞARK’TIR Edebi türlerin en özgün ve en zor olanı şiirdir, denilir. Cemil Meriç de, “ben bütün bu çığlıkları şiire ulaşmak için attım!” der. Edebiyatta şiirin, sözün sultanı olduğunu siz de kabul ediyor musunuz? Bu konuda asla şüphem yok. Söylenenler doğrudur. Bana göre de şiir, sanatın tacıdır. Can damarıdır. En güzeli, en özgün olanıdır. Çünkü kelimelerin büyük azabını çekecek, eleyecek, atacak, yoğuracak ve az kelime ile çok şey ifade edeceksiniz. Aynı manaya gelen birçok kelime arasından o fikre, o duyguya en denk düşenini, en iyi, en güzel ifade edeni bulacaksınız. Bu da sanatkar ve şair yaratılmakla alakalı. Her sanat dikkat ve özen ister. Ama şiir çok daha fazla dikkat, özen-titizlik ve çile istemektedir. Bizde adettir. Gençlikte herkes şairdir. Şiir yazar. Bir süre devam eder. Sonra bırakır. Asıl şair yaratılanlar ise devam eder. Ben samimi olarak itiraf edeyim ki, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve Ahmet Haşim’i okuduktan sonra, kendi kendime dedim ki, Niyazi gel vazgeç şiirden, sen buna hiç heves etme. Sana göre bir şey değil. Çünkü bizim şairlerimiz, Batı şairlerinden de güçlüdür. Bunu Batılılar da söylüyor. Şark şiiri, Garp şiirinden daha derin, daha yoğun ve daha sanatkaranedir. Batılı, “Şiirin memleketi Şark’tır!” der. Üstün kafalar, açık fikirliler kabul eder bunu. Böyleyken bizde şiir yazanları takdir etmek lazım. Onlar birer kahramandır. Şairlerin diyarında,şairim diye ortaya çıkmak cesaret ister. SIRADA YEMEN VAR “Çanakkale Mahşeri”nin gördüğü büyük ilgiden sonra, herhalde tezgahta yeni bir tarihi roman hazırlığı vardır? Çanakkale’nin gördüğü ilgiden değil ama roman çalışma tasarılarım zaten var. “Yazılamamış Destanlar” Balkan Savaşını anlatıyordu. Çok şükür “Çannakele Mahşeri”ni yazmak nasip oldu. Şimdi de Güneye yolculuk var. Allah nasip ederse, Türk evlatlarını yutan esrarlı çölün, gidenin dönmediği yer olan Yemen’in romanını yazmak istiyorum. Daha sonra da Milli Mücadele’yi yazacağım, nasip olursa. Şu haklıydı, bu haksızdı tarzında değil, bir sosyal vak’a olarak değişi ve değişime karşı direnişin hikayesini anlatmak niyetindeyim. Konfüçyüz diyor ki, “Herkes birbiri ile anlaşabilir. Yeter ki kafi miktarda zamanları olsun ve kullandıkları kelimeye aynı manayı versinler. Yani sen ve ben. İkimiz de art niyetli değilsek. İkimiz de bu toprağın çocuğu isek ve istikbali düşünüyor isek; eğitimimizi çok farklı yerlerden de almış olsak, anlaşabiliriz zannediyorum... SÖYLEŞİ Çanakkale, Türk’ün onur savaşıdır Mehmet Niyazi ile “Çanakkale Mahşeri” Üzerine Tarihçi ve yazar Mehmet Niyazi, fikir yazılarının yanında edebiyatın roman dalında da eserler veren bir isim. Onun üzerinde uzun zamandan beri çalıştığı tarihi romanı “Çanakkale Mahşeri”, yayınlanır yayınlanmaz pek alışık olmadığımız büyük bir ilgi görerek, üst üste yeni baskılar yaptı. Ne acıdır ki küçük hesaplar peşinde koşan ve objektif olamadığı için saygınlığın yitiren sol medya bu büyük ilgiyi görmezden geldi. Üç yılda iki bin satışa ulaşamayan kitapların övgüsü ile uğraşan bu bir kısım medya, 7 ayda 6 baskı yapan bir romanı görmezden gelerek onurlu bir iş yaptığını mı sanıyor acaba? Nasıl bir misyondur bu? Bu misyon kime ne fayda sağlar ki? İyisi mi siz, sıradan cümlelerden oluşan şımartılmış yazarınızın üçüncü sınıf çalışması için, şaheser bir hikaye demeye devam edin. Halk da sizin yazdıklarınıza “hikaye” diyor... ESER-AYRINTI Çanakkale Mahşeri Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Türk milleti, beş kıtanın Çanakkale Boğazı’nın iki yakasına sıkışan kaderini yorgun omuzlarından beklenmeyen bir metanetle taşıdı. Dünya tarihinin en zorlu çarpışmaları, en kanlı boğuşmaları yaşandı. Müttefikler Osmanlı’nın “boğaz”ına yapışarak savaşı bir an önce bitiremeyeceklerini anladılar. Birinci Cihan Harbi’ne kadar girdiği topraklardan çıkarılması mümkün olmayan Rus devleti, kâğıttan bir kaplan, mukavvadan bir dev haline geldi. Üzerinde güneş batmayan imparatorluğun ışıkları Çanakkale’nin boz kayaları tarafından emildi. “Çanakkale Mahşeri”, Çanakkale romanlarının atası ve Çanakkale davasının günümüzdeki banisidir. ESER-AYRINTI Yemen! Ah Yemen! Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Tanıdığımızı sandığımız ama tanımadığımız bir coğrafya… Bildiğimizi sandığımız ama bilmediğimiz bir tarih… Milletimizin ferdî mücadelelerde vücut bulan hazin hikayesi… İsyanlar, savaşlar, anlaşmalar… Gidip dönemeyenler; kalıp gelemeyenler… Yoksulluk ve hastalıklar… Destanlar ve ağıtlar… Eşref Kuşçubaşı’lar, Lawrence’lar, Wayman Buri’ler, Şeyh İdrisi’ler, Virfil’ler, Mihrali beyler… “Gece bir ses geldi derinden derinden / Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden” diye çarpan yüreklerimizin romanıdır. ESER-AYRINTI Yazılamamış Destanlar Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Balkan faciasının ardından bir diriliş hamlesi gibi neşet eden ve Garbî Trakya Hükümetinin kuruluşuna kadar giden hadiseler silsilesini takip eder. Yazar, küllerinden yeniden doğmaya çalışan yorgun imparatorluğumuzun bağrından çıkan gönüllülerin kuruluş mücadelelerini kültürümüze mal eder. Mehmed Niyazi’nin tarihî romancılığının başlangıcı ve bilahare yazacağı eşsiz romanların habercisidir. ESER-AYRINTI İki Dünya Arasında Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Gurbet insanın kendisiyle boy ölçüştüğü yerdir. Aşk ise orada bir başkadır. Yalnız olan insanın bütün ümitleri o sihirli ilişkide gizlidir. Ona bir adım daha yaklaşmak heyecanıyla gam dehlizini andıran gecelerde sabahlar iple çekilir; ne yazık ki kaderde talihsizlik varsa, her doğan gün aradaki duvarı biraz daha örer. Bu durum hisli ve içli gurbeti yürek ağrılarıyla dokur; ah ne o ağrılara tahammül edilir, ne de onlardan kopulur… ESER-AYRINTI Ölüm Daha Güzeldi Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Bütün çetinliğine rağmen göç muştulara gebedir. Bir yerde ölen umutları bir başka diyarın yeniden doğurmasıdır göç. Tahammül edilemez eziyetlerden kaçarak Türkiye’ye sığınmış, kendisini yetiştirmiş, Ağır Ceza Reisliğinden emekli olmuş ve rahmete kavuşmuş Azerbaycan Türkünün anayurdunda başından geçenler… Yaşananların ölümü arattığı bir roman. ESER-AYRINTI Varolmak Kavgası Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Bir nesil kimlik bunalımları ve çatışmaları arasında kendisini ya buldu ya da kaybetti. Baskın kimliklerin kendi dışındakileri ötekileştirme baskısına yalnız mağrur bir idealizm direndi. İmam-Hatip mezunu idealist bir gencin, kendi evlatlarını yok etmeye çalışan çarpık zihniyet karşısındaki mücadeleleri… ESER-AYRINTI Dâhiler ve Deliler Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Kültür ve sanat hayatımızda önemli yeri bulunan “Marmara Kıraathanesi”ne devam eden tipler üzerinden dünyadaki bütün fikir cereyanlarının ve dönemin nabzını tutuyor. Kıraathanenin müdavimleri arasında Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Sedat Umran gibi şair ve mütefekkirler; Mükrimin Halil Yınanç, Ali Saib Atademir, Nuri Karahöyüklü, Erol Güngör, Ziya Nur Aksun, Mehmed Genç gibi bilim insanları, adları listelere sığmayacak kadar çok sayıda gazeteciler, politikacılar ve aydınlar, bilim, fikir ve sanat insanlarını dinlemek isteyen gençler, işadamları, esnaflar, işçiler, bir de meczuplar vardır. ESER-AYRINTI Bayram Hediyesi Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Değişen ve değişmeyen vasıflarıyla kendi insanımızın hikâyeleri… Zevkleri, damak tadı ve benzeri hassalarıyla bizim insanlarımız. Kıskançlık, hasetlik, ikiyüzlülük, zayıf taraflarımızı gizleme, kuvvetli taraflarımızı sezdirme gibi duygu ve tavırlarımız… Bunların yanında milletimize has üstün vasıflarımız… “Bayram Hediyesi” yazarın okuyuculara çeşitli dönemlerde yazdığı kısa hikâyelerin derlenmesiyle hazırladığı bir hediyedir. ESER-AYRINTI Daha Dün Yaşadılar Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Yazarın, kendisini oluşturan ortama duyduğu vefanın hasbi timsalidir. Önceleri çocuk sonra genç olarak memleketi Akyazı’nın dönüşümünü seyretmiştir. Dostluğun hayatımızdan çekilişine şahit olmuştur. Çağımızda her şey yıkılıyor; ihtiraslarımızı okşayanın dışında yerlerine hiçbir şey konulamıyor. Nefsini mabutlaştıranın yalnızlaşması kader olduğundan günümüzün modern dünyasında en ürkütücü hastalık ne kanserdir, ne de kolera; yalnızlıktır. Daha Dün Yaşayanların aralarında elbirliğiyle yaşattıkları havadan ne kaldı acaba bize? ESER-AYRINTI Doğunun Ölümsüz Çocuğu Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Bir ideale gönül verenlerin başarılı olmalarının ilk şartı vicdanlarını rehber edinmeleridir. Aksi takdirde süprizlerle dolu olan hayatın bir pususu onları alıp götürür. Genellikle ayaklarına aşkları dolaşır. Aslında ne kadın erkekten, ne de erkek kadından çeker; herkes yarattığının kurbanıdır. Mehmed Niyazi’nin “Doğu’nun Ölümsüz Çocuğu”nu okurken hayatın bu gerçeğini derinliğine yaşayacaksınız. ESER-AYRINTI Millet ve Türk Milliyetçiliği Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Dünyayı idrak etmiş, belli seviyeye gelmiş aydınların hemen hemen tamamı çağımızın milliyetçilik çağı olduğunu çok sık tekrar ederler. Milliyetçiliği bilmeden sosyolojik boyutlarıyla milleti ve hayatımızdaki rolünü yeterince anlamak mümkün değildir. Peki, milliyetçilik nedir? Milletini sevmek veya milleti için çalışmak tabirleri milliyetçiliği tanımlamak için yeterli midir? Elbette ki değildir. Sevmek”, milleti için çalışmak subjektif olaylardır; oysa Ben milliyetçiyim derken bir dünya görüşü ifade edilmektedir. Bir dünya görüşünü subjektif olaylarla açıklamaya imkân yoktur. O halde millet ve özel olarak Türk Milliyetçiliği nedir? ESER-AYRINTI Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat “Kendine hayranlık besleyen bir toplum yaşamaktan kesilir, dünyaya perdelerini indirir, ve matem çanına elini uzatır. Her kâmil olduğuna inanan gibi, şeytanını içinde taşır; artık kaderi şeytanın insafına bağlıdır... Ama kültür ve medeniyetin oluşması kendine güvene ihtiyaç duyar...” Yüzlerce yıllık bir tarihî perspektiften bugünkü halimizin analizi ve muhtemel geleceğimize dair öngörüler… ESER-AYRINTI İslam Devlet Felsefesi Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Binlerce sayfa boyunca tutulan notların vicdanî sorumluluğun imbiğinden süzülerek aksettirildiği bir şaheserdir. …İslâmın temel prensipleriyle İslâm tarihindeki geçmiş uygulamalar hukuk mantığıyla ele alınarak İslâmda devletin ne olduğu ayan edilmiştir. Bu kitabın okunması ve anlaşılması ilmîlikten uzaklaşıp siyasete bulanmış pek çok kısır tartışmalara nihayet verecektir. ESER-AYRINTI Türk Devlet Felsefesi Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Yazar hukuk felsefesi konusundaki ayrıcalıklı mevkiini bir kez daha kanıtlıyor. Türk milleti kadar kaderini devletiyle bir görmüş başka millet yoktur. Ne yazık ki Türk devletinin değerlendirmesi bütün boyutlarıyla ve yeterince yapılamamıştır. Belki geçmişte buna ihtiyaç duymuyorduk; çünkü bir cihan devletimiz tarih sahnesinden çekilirken, bir yenisi doğuyordu... Ama bugün devletimizi tanımaya muhtacız. Ancak bu sayede halimizi anlayabilir; mazimize layık bir yere gelebiliriz. ESER-AYRINTI Türk Tarih Felsefesi Mehmed Niyazi Ötüken Neşriyat Hayat canlı bir organizma gibidir; gelenek ve göreneklerimiz, yönetim sistemimiz, yemeklerimiz, elbiselerimiz her geçen günle değişiyor. Bu değişmeler hayatın dinamizminin bir sonucudur. Bünyesindeki bu muharrik güçten yoksun bulunsaydı, fosilleşmek hayatın kaderi olurdu. Canlılığın kaçınılmaz bir özelliği olan değişmelerde bizi toplum olarak devam ettiren tarih şuurudur. Bu şuurumuz eksik olursa, her renkten renge girişimizde kendimizi milletçe yeni bir kişiliğe kavuşmuş zannederiz; bu da milli şuurumuzun parçalanmasına, şizofrenik bir hal almasına sebep olur. Milli şuurun biricik kaynağı tarihtir. Milli şuurun realiteyi ifade edebilmesi için dayandığı tarihin doğru olması lazımdır. Tarihin doğru olup olmadığının tespiti de ancak “tarih felsefesi” süzgecinden geçirilmesiyle mümkündür. Bugüne kadar “Türk Tarih Felsefesi”ne dair ne bir makalenin, ne de bir kitabın yazılmadığını düşünürsek, Mehmed Niyazi’nin “Türk Tarih Felsefesi’nin nasıl bir boşluğu doldurduğunu idrak ederiz. HABER Mehmed Niyazi’nin Yeni Romanı “Plevne” çıktı!.. Mehmed Niyazi Özdemir, “Yazılamamış Destanlar”la başlayan, çığır açan “Çanakkale Mahşeri” ve unutulan şehitleri hatırlatan “Yemen! Ah Yemen!” ile devam eden tarihi roman yolculuğuna yeni bir eserle devam ediyor. Yazdığı romanlarla tarihimizin üç önemli kırılma noktasına farklı bakış açıları getiren Mehmed Niyazi Özdemir şimdi de 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının kilidi olan Plevne Savunmasına ışık tutuyor… Plevne önlerinde yaşanan üç kanlı savaşın ve son perde olarak kuşatmanın hikâyesi… Mehmed Niyazi Özdemir, her romanına yıllarını verdi, kahramanlarıyla yatıp kalktı… “Yazılamamış Destanlar”da Zenci Musa ve Mamaka Mustafa’nın, Çanakkale’de Oğuz Amca ve Yahya Çavuş’un, Yemen’de Üsküplü Osman ve Kafkasyalı Eyüp Berzenç’in ortaya koyduğu “can birliği”ni 20 yıldır okuyucusunun zihnine nakşetti… Şimdi de bu can birliğinin, insana sadece insan olduğu değer veren yegane medeniyet tecrübesinin destansı Plevne savunmasındaki izlerini yansıtıyor. Üsküdarlı Yunus Bey’i, Mustafa Bakkal Çavuş’u ve nice bilinmeyen kahramanı hafızalara emanet ediyor… Ey Tuna!.. Seninle ezelde kıyılan nikâhımızın ebede kadar süreceğine inanıyorduk. Birbirimize yürekten bağ¬lan¬mış¬tık; ne sen bize ihanet ettin; ne de biz sana… “Beni kime bırakıyorsunuz?” feryadıyla koynuna aldığın fidan gibi genç¬lerimize sarıldın; onlar da senden ayrılmamak için yalın kılıç kucağına atladılar. Biz aşıklar birbirimizden kopmamak uğ¬runa gök kubbenin şahit olmadığı mücadele verdik. Ey destanlara sığmayan yiğitler!.. Şimdilerde bir kır gelinciği kadar boynu bükük ve kimsesizsiniz. Ne heykeliniz dikildi, ne de abideniz yapıldı; şiiriniz ve romanınız da yazılmadı; biz sizi tanımadık; oysa bir ölünüz bin doğana ruh verirdi. Billahi Tuna, sen de biliyorsun ki, böyle onurlu bir savaş dünyanın bir başka yeri için verilmedi. İdrakler sınırlı, sevgiler sınırsız olduğundan Plevne’de yaşananları hiçbir milletin hayali almadı; çünkü hiçbir millet seni bizim kadar sevmedi; sana türküler yakmadı; çocuklarına adını vermedi; onları yoluna kurban etmedi… Taburda başka Mustafa çavuşlar da olduğu için diğerlerinden ayırmak amacıyla ona “Mustafa Bakkal Çavuş” derlerdi. “Bakkal” lâkabı ihtiyaçları temindeki maharetinden dolayı verilmişti. Silivrili olan Mustafa Bakkal Çavuş ufak tefek, çelimsizdi. Yüzü, küçükken geçirdiği çiçek hastalığının izlerini taşıyordu. Daha gençliğinde orduya girmiş, Silistre’de, Sivastopol’da, Karadağ’da savaşmış, Girit’deki isyanların bastırılmasında gayret göstermiş, Sırp Savaşı’nda dövüşmüş, barış zamanında da çeşitli yerlerde hizmetlerde bulunmuştu. Anasız babasız büyümüş, okula gitmemiş, ne biliyorsa kendi kendine öğ¬renmişti. Elinden her iş gelirdi; aşçı gibi yemek pişirir, sökük diker, ayakkabı yamar, hastalara, yaralılara kadın şefkatiyle bakar, boru ve trampet çalardı… *** “Plevne, Mustafa Bakkal Çavuş’un koskoca Osmanlı Devleti’nde gezip gördüğü yerlerden daha bakımlı, daha zengindi. Nereye bakıyorsa, sanki oradan yeşillik fışkırıyordu; çünkü Plevne suyu bol bir bölgede kurulmuştu. Türklerin Kayalıdere, Bulgarların Tultçenica dedikleri çay, ortasından akmaktadır. Plevne’yi dolaşan Griviça Çayı’yla Kayalıdere, ilçenin üç buçuk dört kilometre kadar kuzeybatısında, Opaneç’in yakınında birleşip sularını Tuna’nın kollarından biri olan Vid ırmağına dökerler. Her ne kadar ilçe bir plana göre inşa edilmemişse de taş döşenmiş caddeleri genişti. Saat kulesinin bulunduğu yer çarşının merkeziydi. Envaiçeşit meyve ağaçlarının serpildiği bahçelere yapılmış Türk ve Bulgar evleri halkın zenginliğini göstermekte idi. İlçeye hakim bir tepeye inşa edilmiş olan taştan hükûmet konağı, o kadar güzel, gösterişli yapının arasında fazla dikkat çekmiyordu. Bir Alman’ın başhekimliğini yaptığı ilçe halkına yetebilecek ka¬pa¬sitedeki hastanesi hiçbir bakımdan Batı’dakilerini aratmıyordu. Gelip gidenin ihtiyacını karşılamak için iki han bulunuyordu. Camileri, kiliseleri, Türk ve Bulgar okullarıyla eksiksiz bir ilçeydi. Halkın refahı evlerinden, bahçelerinden, giyim kuşamlarından belli oluyordu. Türkler uzun, bol kaftan ve paçaları çizmeye sokulu şalvar giyerlerdi. Kadınları çarşaflı, peçeliydi; yalnız gözleri görünürdü. Bulgar erkeklerinin başında koyun postundan papaklar, üstlerinde kaba, sarı şayaktan elbiseleri vardı. Fazla açık olmayan kadınları zenginliklerini ifade edecek tarzda giyinirlerdi. Ne tarafa bakılırsa bakılsın, Plevne’de göze hoş gelen bir manzara ile karşılaşılırdı; çevresindeki tepecikler ilçeyi yeknesaklıktan kurtarırdı; bu tepecikler kuzey ve doğuda çıplakken diğer bütün yönlerde bağlar, bahçeler ve yemiş ağaçlarıyla kaplıydı. Plevne, yolların kavşağındaki bir düğümdü; Atıf Paşa girdiği zaman ilçenin çevresinde hiçbir müstahkem mevkii yoktu; işgale açık bir yerdi. Yalnız batısındaki Namaz¬gül Bayırı, Vid Irmağı, tepeler işgalini güçleştirirdi. Bu tepelerin en kuzeyinde olan Yanık Bayır’dı. Orhaniye, Sofya, Lofça ve Bulgaren’den gelen ana yolların kavşağında bulunduğundan Plevne büyük önem taşırdı. Türklerin Vidin, Rusçuk, Silistre, Varna ve Şum¬nu’daki ordularını bir araya toplayabilmeleri için Plevne’yi ellerinde tutmaları gerekliydi. Şıpka Geçidi’ni kaybetmeleri buranın önemini daha da artırmıştı. Ruslar bakımından da Sofya’ya, oradan Edirne ve İstanbul’a iler¬le¬meleri ancak Plevne’ye hakim olmalarıyla mümkündü. Buradaki orduyu arkalarında bırakıp Rusların Balkanlar üzerinden güneye, hedef edindikleri yerlere yürümeyeceklerini Müşir Osman Paşa ve kurmayları gayet iyi biliyorlardı. Gerekli noktalara bir yerine iki nöbetçi dikiyor, sık sık değişik yönlere keşif kolları çıkarıyor, tepelerden çevreyi gözetliyor, Müslüman halklardan bilgi akışını ar¬tır¬manın yollarını arıyorlardı.” *** “Abdülhamid Han çektiği telgrafta Müşir Osman Paşa’ya bir an önce Plevne’ye ulaşmasını emrediyordu. Müşir, bazı konularda diğer kumandanlardan farklıydı; moral bozacak sırları askerlerden saklar, ama kumanda heyetiyle paylaşırdı. Tehlikeli gelişmeleri üst kademe bilirse, görevlerini daha farklı idrak ederlerdi. Sultan telgrafta ayrıca, beklenmedik zamanda Balkanların güneyinde Rusların göründüğünü, durumun Devlet-i Aliye için ölüm kalım meselesi olduğunu belirtiyordu. Bu vahim haberi öğrenen yüksek rütbeli subaylar işi daha sıkı tutmaya başladılar. Kumandanlar küçük rütbeli subayları, erleri; “Ha gayret evlatlarım; milletin, ümmetin geleceği size bağlıdır. Neleri başardınız; Plevne’ye ulaşan engelleri mi aşamayacaksınız!” gibi sözlerle yüreklendirmeye çalışıyorlardı. Gerçekten de askerler inanılmaz gayret sarf ediyorlardı.” *** Uğradığı yenilgiden dolayı Çar, Batı cephesinin Rus orduları Başkomutanı olan Grandük Nikola’ya Schilder-Schnulder’i görevden aldırttı; onun yerine yine Alman asıllı General Krudner’i görevlendirtti. General Krud¬ner’in kendisine gösterilen güvene layık olmak gayretiyle iki kolordu ile Plevne’ye yürümeye hazırlandığını Türkler biliyorlardı. Bunun üzerine Müşir, moral bakımından faydalı olacağı ümidiyle üst rütbeli subayları karargâhına bir akşam yemeğine davet etti. Sessizliğin hakim olduğu bir ortamda, ağırbaşlılıkla yemek yendikten sonra Müşir konuşmaya başladı. Yüzü yine ciddi idi; gözleri arada bir güneş vurmuş civa damlaları gibi parlıyordu; alışkanlığı olduğu üzere biraz aceleci konuşmasına rağmen tok sesinde herhangi bir endişe sezilmiyordu: -Bildiğiniz sebeplerden dolayı içinde bulunduğumuz savaşın kritik bir noktasına geldik. Sadrazam şöyle yaptı, Harp Şurası yanlış karar verdi, şu paşa görevini yerine getirmedi, savaşın gerektirdiği bütün imkanlara sahip de¬ği¬liz, gibi mazeretlere sığınmaya hakkımız yok. Biz askeriz, şartlara bakmadan görevimizi en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. Şunu unutmayalım ki, biz elimizden gelen bütün fedakarlıkları yaparsak, ancak o zaman Hakk’ın yardımına nail oluruz. Nerelerde geri çekilip düşmanı içimize alacağımızın, nerelerde ölümüne direneceğimizin planları modern savaş oyunları göz önünde bulundurularak ha¬zır¬lanmıştır. Planın kağıt üzerinde kalmaması, ku¬mandanların görev şuuruna ve bilhassa zafere inanmalarına bağlıdır. Dünya tarihine şöyle bir bakın, inancın yen¬mediği hiçbir güçlük yoktur. Kumandanınız olarak bir hususu belirtmenin ihtiyacını duyuyorum; sizlerin askerlik yeteneğinizi yakından bildiğim için şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, sanki Rabbim sizleri seçip şecaat, cesaret örnekleri gösteresiniz diye bir araya getirmiş. Siz normal kabul edip taşıdığınız değerin farkında olmayabilirsiniz; belki de önemsemiyorsunuzdur; fakat ben sizleri iyi tanıyorum; yüreğinizi ortaya koyarsanız hiçbir düşman bizi yenemez. Silah arkadaşlarım, kaderimizin Plev¬ne’de düğümlendiğine inanıyorum; devletimizin, milletimizin, ümmetimizin geleceği fedakârlıklarınıza bağlıdır. Böyle bir sorumluluğu üstlenmenin de en büyük şeref olduğunda şüphe yoktur. Zamanı durduramıyor, her geçen günle ölüme sürükleniyoruz. Şehitlik mertebesine ermiş, görevini yapmış bir insan olarak Hakk’ın huzuruna çıkmak başkadır. Hangi sorumluluklara muhatap olduğumuzu genç subaylara ve erlere anlatın. Bende hakkınız varsa, helal edip etmemeyi siz bilirsiniz. Eğer benim hakkım varsa, hepinize helal ediyorum. Fakat sizler birbirinizle mutlaka helalleşiniz. Hepinizin gözlerinden öpüyorum, bu dünyada bir daha görüşemezsek, ahirette mutlaka görüşeceğiz. Orada alınlarımızın ak olmasını dilerim. Nöbette bulunması gereken subaylar hariç, diğerleri karargahın bahçesinde toplandı. Müşir, diğer üst rütbeli subaylar masalarda oturuyorlardı. Adil Paşa ayağa kalktı; yüksek sesle ve askerce II. Abdülhamid Han’ın çektiği tebrik telgrafını okumaya başladı: “Sadakatli Müşirim Osman Paşa: Daha evvelce elde etmiş bulunduğun kahramanlıklarına ilave olunan yeni gazan ile Osmanlılığın şanını ve askerimizin namus ve şerefini yücelttin. Allah ve Hazreti Peygamber her iki dünyada yardımcın olsun. Bütün kumandan, subay ve öz çocuklarımdan daha önde gelen as¬ker evlatlarıma tek tek selam ederim. Mert ve kahramanca gazalarıyla padişahlarını memnun ve hoşnut ediyorlar. Cenab-ı Hak da kendilerini ebedi mutluluğa nail ve İslam sancağının kazanması uğrunda daima bu gibi gazalarda muvaffak kılarak maddi ve manevi bakımdan üstün mertebelere ulaştırsın. Bu hizmetinizden dolayı zatınızı bir “Büyük Osmanlı Nişanı” ile ödüllendirdim. Kumandan ve subaylar hak¬kında arz ettiğiniz rütbe ve hediyelerin yerine getirilmesini em¬rettim. Ayrıca fevkalade fedakarlık göstererek öne çıkan kumandan, subay ve erlerin hak edecekleri mükafatı, gerekli görürseniz kendilerine müjdeleyerek İstanbul’a arz etmeye yetkilisiniz. Memnuniyet ve teşekkürlerimizin hepinize iletilmesi için siz¬lere özel memur gönderilecektir.” Adil Paşa yerine otururken Müşir alkışlar arasında ayağa kalktı; sesi de yüzü gibi vakurdu: - Bu madalya imkânsızlıktan dolayı şahsıma verilmiş, aynı sebeple telgrafta bana hitap edilmiştir. Aslında zafer size aittir; telgrafın muhatabı da sizsiniz. Milletimizin, devletimizin kaderi sizlerin omuzlarınıza yüklenmiştir. Cesaret ve vatan sevginize güveniyor, benzer zaferlere kavuşmamız için hepinizden aynı fedakârlıkları bekliyor, sizleri ayrı ayrı Rabbimize emanet ediyorum. Alkışlar yeniden yükselirken Müşir’in gözbebeklerinde hüzünlü bir gülümseme derinleşiyordu. HABER 90 bin kayıp Rus propagandası Yeni Şafak 28.01.2012 Tarihçi Mehmed Niyazi Özdemir, Sarıkamıştaki kayıplarımıza ilişkin 90 bin sayısını ilk Rusların telaffuz ettiğini, bizim de sorgusuz sualsiz buna inandığımızı söyledi. Tarihçi- Yazar Mehmed Niyazi Özdemir, Sarıkamış Harekatında donarak şehit olan asker sayısının 90 bin olduğu iddiasının yalan olduğunu, Sarıkamıştaki toplam şehit sayısının bile 23 bin olduğunu söyledi. Özdemir, Sarıkamış Harekatının 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ve Rusya imparatorlukları arasında gerçekleştiğini hatırlattı. Sarıkamışta şehit olan asker sayılarının yanlış aksettirildiğini, incelediği Genelkurmaya ait kitaplar başta olmak üzere birçok yayında şehit sayısının 90 bin olmadığını belirlediğini dile getiren Özdemir, şöyle konuştu: 15 BİN ASKER VARDI Harekata 76 bin askerimiz katıldı. Nasıl oluyor da 76 bin askerimizden 90 bini donarak ölüyor? 15 Şubat 1915te orduda yapılan sayımda 42 bin askerin kaldığı tespit ediliyor. Toplam şehidimiz 23 bindir. Donma olayı Erzurumdan Sarıkamışa hareket eden 25 bin kişilik piyade birliğinde gerçekleşiyor. Bunlardan 10 bininin Sarıkamışa ulaştığı kesin. Hangi sihirbaz, nasıl bir maharetle kalan 15 bin kişiden 90 bin insanı dondurabiliyor? RUSLAR ORTAYA ATTI Bu bilginin Ruslar tarafından ortaya atıldığını ifade eden Özdemir, sözlerini şöyle sürdürdü: Ruslar, bütün savaşlarda kendi ölü sayılarını azaltır, diğer ülkelerinkini çoğaltır. 32 bin insanının ölümünü mazur göstermek için Türklerde 90 bin kayıp olduğunu söylediler. Bizimkiler de bunu alıp, yıllardır kullanıyor. Rus propagandasını devam ettiriyoruz. GÖRÜŞ Batı’nın çıkmazı metafizik Mehmet Niyazi Zaman 13 Mayıs 2013 İnsan tarihin olduğu gibi coğrafyanın da çocuğudur; çünkü hayatını düzenlerken coğrafi şartları göz ardı edemez. Eski Yunan’da ekip biçmeye elverişli arazi azdı; siteler kayalıkların arasına kurulmuştu. Geçimleri ağırlıkla tarıma dayalı olduğu için insanların gözleri toprağa çakılıydı. Değerlerinden dolayı tarlaların, bahçelerin ölçülmesine çok önem verilirdi. Bu sebeple eski Yunan’da geometri ilmi gelişti. Her şeyi silip atan çöl, insanlara şahane gökyüzü bahşetmektedir. Kum deryasında yıldızların alemi başkadır; devamlı muhayyileleri kurcalar; buralarda yaşayanların biricik umudu göklerdedir. Allah’ın hikmetinden sual olunmaz; ama belki de vahiylerin bu bölgeye inişlerinde kulların bekleyişi, umudu, duası etkili olmuştur. Çöl ve yıldızların hakim olduğu bir dünya, soyutluğun zihinlerde teşekkülü için biçilmiş kaftandır. Soyut düşünce aritmetiğin anasıdır. Batı’da oluşan geometri ile çöllerde oluşan aritmetiği Maveraünnehir’deki İbn-i Sina, Farabi, Biruni ve diğer alimler birleştirmekle günümüzün ilim ve medeniyetinin raylarını döşediler. Endülüs’te oluşan parlak kültür ve medeniyet Avrupalıların dikkatini çekiyordu. Batı’nın şehirlerinden buraya öğrenciler akmaya başladılar. Avrupalılar, Kuzey Afrika ile ticaret dolayısıyla temasta bulunuyorlardı. İstanbul’un fethinden sonra Konstantinopolis’ten İtalya’ya göç eden Bizanslı bilginlerin de gayreti bunlara ilave olunca dünyanın bu sisli bölgesinde müspet bilimler kökleşmeye yüz tuttular. Çok geçmeden müspet bilimlerle donanmış idrakler, kutsal kitaplarındaki, dünyanın sabit güneşin etrafında dönmesi gibi hataları fark ettiler. Tarih ilmi gelişince, yaradılış ve insanın geçmişteki seyrine dair verilen bilgilerin yanlış olduklarını anlamaları kutsal kitaplarına şüpheyi artırdı. Müspet bilimler mesafe aldıkça, kutsal kitaplarına inançları zaafa uğruyordu. Engizisyon bütün hışmıyla hayata girmişse de Avrupa kıtasında Ortaçağ boyunca sürüp gidecek olan dinle müspet bilimlerin kavgası başladı. Kanlı mücadelelerden sonra müspet bilimler galip gelince, kilise kendi kabuğuna çekilmek zorunda kaldı. Böylece Batılı aydınların nezdinde Hıristiyanlık inanç boyutunu yitirdi; kültür unsuruna dönüştü. Hür tefekküre kavuşan Batılılar müspet bilimleri adeta kutsallaştırdılar. Tabii bu müspet bilimler tekniğe yansıdı, Osmanlı’ya, yani Müslümanlığa karşı galip gelmeleri de cazibelerini artırdı. Avrupa’da müspet bilimler geliştikçe, din önemini yitirmeye devam etti. Batı’nın bilim yuvalarında bir daha dinin hakimiyeti ürkülecek bir olay haline geldi. Tanrı’yı silip yerine tabiatı koydular; Tanrı’nın fonksiyonunu ona yüklediler; kurallar koyacağını kabul ettiler. Fakat insanın idrakinde sorular bitmiyordu. Bu evrenin başı sonu yok mu idi? İnsan nereden gelip nereye gidiyordu? Bu ve benzeri soruları felsefenin çözülmez problemleri kabul ettiler; bunları gündemlerinin dışına attılar. Tabiata yükledikleri de sadece fiziki fonksiyondu. İnançlarının iyice cılızlaşması, kültür dünyalarını etkiledi. Hiç düşünmediler ki kültürün temelini dinler, medeniyetin temelini ilimler oluştururdu. Michelangelo, Hz. Musa’nın peygamber olduğuna inanmasaydı, bir taşı yıllarca yontup hayalindeki Musa’ya benzediğine inanınca, “Kalk ya Musa!” diye o ünlü çığlığı atmazdı. Rembrandt, Hıristiyan gözüyle dünyaya bakmasaydı , “Hz. İsa Hastalara Şifa Dağıtıyor”, “Hz. İsa Ölüleri Diriltiyor” gibi göz kamaştırıcı tabloları yapamazdı. Dostoyevski Ortodoks, Mimar Sinan Müslüman olmasaydı yeteneklerini gün ışığına çıkaramazlardı. Ürettikleri kültürler milletlerin varlık teminatıdırlar; kültür unsurları üretemeyen milletler kol kuvvetine dönüşürler; üretenlerde asimile olurlar. Tabiatın koynunda mutlu yaşamak ancak müspet bilimlerle mümkündür. Bu bilimlerin insanlığın aleyhine kullanılmasını önleyebilecek yegane unsur yine manevi sorumluluktur. Aksi takdirde Nagazaki ve Hiroşima’nın bin beterini yaşamak kaderimiz olur. Müspet bilimlerde Batı’nın beyni geliştikçe, önemini yitiren diliyle beraber vicdanı da törpülendi, zamanla ihtirası dizgin tanımamaya başladı. İşte Avrupa’nın acımasız sömürgeciliği buradan doğdu. Manevi hayatı iyice sarsılınca, gelenekleri temellerini yitirdi. Maneviyatın, geleneklerin olmadığı yerde dejenerasyonun hortlaması tabiidir. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarının getirdikleri açlık, kıtlık ihtirasları kamçılayınca, dejenerasyon da alevlendi. Üç yüz yıldan beri dünyayı yönlendiren Avrupa kıtasında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm insanlığa hitap eden bir beyin yetişmedi. Metafizik, istendiği zaman ele getirilebilen bir nesne değildir; onun sağlam temellere ihtiyacı vardır. Kutsal kitaplarındaki maddi hatalar onları bu duruma getirmişse aynı reçete ile ayağa kalkmaları nasıl mümkün olabilir? HABER Romancı Mehmed Niyazi beyin kanaması geçirdi Ağustos 2013 Romancı yazar Mehmed Niyazi konferans için gittiği İzmirde beyin kanaması geçirdi. Mehmed Niyazinin tedavisi devam ediyor.

Mehmet Niyazi Özdemir Wikipedia «TIKLA»

Dr. Mehmed Niyazi Özdemir , (d. 1942 Sakarya, Akyazı) Türk tarihçi, yazar ve mütefekkir.İlk ve orta okulu Akyazı'da okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde bitirdi. Sonra Hukuk Fakültesi'ne girdi; 1967’de oradan mezun oldu. O zamanlar da hukuk fakültesinde takıntısız olarak üçüncü sınıfa geçenler, dekanlığa müracaat edip, izin alarak edebiyat fakültesinin herhangi bir bölümüne devam edebiliyorlardı. Bu imkândan faydalanarak Edebiyat Fakültesinin Felsefe bölümünden de sertifika aldı. Mezuniyetini takiben devlet felsefesi sahasında doktora yapmak için Almanya'ya gitti.

Mehmet Niyazi ÖzdemirSözlük Yorumları «TIKLA»

Mehmet-Niyazi-Özdemir için değerli bir yorum yapılmamış, ilk yorumu siz yapın!


Mehmet Niyazi Özdemir Yorumlar

Yorumla